WILLY LE TAXI

Exils'teyim. Cezayir'e doğru yürüyoruz. Kulağımda müzik çalarım var, willy le taxi çalıyor, uzun süredir. Listede sadece o var belkide bilmiyorum. Garip bir etkisi var. Transa sokmuş beni. Yanımda adamım var. Romain duris. Seviyorum bu adamı. Willy Le Taxi'yi söylüyoruz yürürken. Bağırarak. Sesim çölün öteki tarafından duyuluyor eminim. Akşamında nerede konaklayacağım ya da ne yiyeceğimin düşüncesi içerisinde olmadan. Güneşin altındayız. Ayaklarımızda çizmelerimiz var romain. Çok süper oğlum, Gay değilim ama sana sarılıp öpmek istiyorum yanaklarından. Nasıl olduğunu bilmediğim bir biçimde seviyorum bu dünyayı. Cezayire yürümek güzel. Willy Le Taxi çalıyor...

Birazdan havalimanına gideceğim. Fransızın biri iniyor. Talimhanede bir otele bırakacağım. herhalde gece 2 den evvel bitmez.

Artık şikayet etmiyorum...

Willy Le Taxi

"Allahhh Allahhhh Alllaaahhhh..... !!!!!!!"

YEMEK KÜLTÜRÜ

yemek kültürü hafife alınmayacak birşey. sürekli televizyonlarda dergilerde ya da bilimum basın yayında görmüşlüğümüz var bu iki kelimeyi. ben genelde mideme çok düşkün olmadığımdan he deyip geçerim hala bu hadiseye. ama cidden önemli.

kendi ülkemin yemek kültürüyle ne kadar gurur duysam az. adam gibi yemeklerimiz var oturup yiyince doyuyoruz dana gibi. maşşallah. yapan güzel yapınca sofradan kalkası gelmiyor insanın. yapamayan içinde bir o kadar eziyet yemek.


bilmiyorum damak tadı bizim kadar leziz ülkeler varmı. yemek kültürü bu kadar gelişmiş olan. pek bilmiyorum evet ama çok iğrençleri yok değil. köpek yiyeninden, inek cenini yiyenine, hamam böceğini fındık misali götürene kadar. yazarken bile iğrendim anasını satiim.sümüklü böcek lezzetli diyorlar ama denemedim, denememde.

işimden ötttrü birçok otelde konakladım. açık büfelerde türk yemeklerine hayran olan milyonlarca turist gördüm. insan ağzının tadını bilince türkiyeye geldiğinde yaşadığına bir kez daha şükrediyor. bu kadar güzel yemekler, zeytinyağlısından tut bilmem nesine kadar. allahım allahımmm..

kendimden örnek vereceğim yine. liseden sonra taksimde salaş bi japon cafede çalıştım dil öğrenmek için. yemeklerini, kültürlerini tanıdım orada. ve bir kez daha türk olduğuma şükrettim genelin aksine. adamlar çiğ balığı pilavın üzerine sarıp yiyorlar. harbiden çiğ balık çünkü ne ısıtılıyor ne pişiriliyor. tuza yatırdığın çiğ balığı pilavla yemek kadar iğrenç birşey yok. miso diye bir çorbaları var. yosunlu falan, macun gibi. bunu alıp plastik kaseye koyuyorsun biraz sıcak su ekleyip eziyorsun suyun içine karıştırıyorsun. sonra ağzına kadar sıcak suyu doldurup yeşil soğan taneleriyle servis ediyorsun. bildiğin çamur, içinde yosunlar yüzüyor falan kokuyor, anammmm.

bir iki lezzetli yemeği var tabii yalan yok ama genelki iğrenç ve doyurmaktan aciz. o yemeklerden 10-15 servis yiceksinki anca doyasın. eziyet bildiğin.

tabii bizde çalışan olarak yemek yiyoruz orada. ne yiyoruz. türk yemeği tabii ki. şef türktü allahtan bize pilav makarna fasulye falan filan yapıyorduda doyuyorduk. ekmek yoktu yemin ederim cafede. hiçbir japon yemeğinin yanında ekmek yenmiyor diye alınmıyordu. ulan ekmeksiz doyarmı bi bünye yahu. neden japonların sik kafalı ve o boyutta boyları olduklarını anladım. yemek önemli.

halbuki bizde öylemi. aldın hatunu git bir ocakbaşına. al rakıyıda yanına alllahhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh.

usta sana sıradan versin, kebaptı, köfteydi, böbrekti anammm. yeminle tüm japonyayı doyurur. verdiğin paraya acımıyorsun vallahi. türk kültürü türk yemeği gibisi yok. yabancılar zaten hayranlar bilmeyen yok. ben anlamıyorum bu memlekette entel olacağım kaygısıyla vejeteryan takılan 3.sınıf entellere. yiyn lan yiyinn. millet aç kalıyor yaban ellerde vallahi.

ŞİŞE ÇEVİRMECE

para dayanmıyor hocam hiçbirşeye. kazandığımın su gibi gitmesinemi yanayım, yoksa o kadar çalıştıktan sonra kazanılan paranın miktarınamı yanayım bilemiyorum.çok moralim bozuk. geçenlerde cihangir civarından aldığım laptopumu, üst kata evi taşırken birşekilde sarsmış olmalıyım ki en fazla 5 defa açıp kullandığım laptopun monitörü arızalanmış. dün akşam işten erkenden çıkıp onu götürüverdiydim servise. birde servisten "bunu garanti kapsamında yapamıyoruz" derlerse hepten sikertirim dünyayı. ulan hayatın şişeyi her çevirdiğinde ucu bana gelmesi acı veriyordu ama bunu alışkanlık edinmesinede hiç gerek yoktu. ondan da ziyade bu alışkanlığın sonucunda şişenin ucunun girmesi acı veriyor aslında. hali hazırda var olan dertlerin üzerine üzerine eklenince gönül bir hoş oluyor. içmeden sarhoş oluyor insan. paranın saadet getirmediği yalanını söyleyen lavuğu elimin tersiyle defalarca tokatlamak istiyor gönül. uzak diyarlara gidip robinson cruise tarzı hayat yaşamak istiyor, ama göt yemiyor.yaşamak için çalışmaktan çok, çalışmak için yaşadığı gerçeğinin farkına varınca üzülüyor gönül. gerçeklerin amına koyim zaten ne fayda verdi ki diyor. duyuyorum...önceden şikayet eder, tonla yazı yazardım. hatta kısa keserdim ama artık bundanda bir zevk almıyor sanıyorum beden. geçende iett ye bir mail attım duraklarda neden çöp kutusu yok diye. güvenlik nedeniyle koymuyoruz ama her durakta bir temizlik görevlisi var dediler. hayır yok olanlarda işini adam gibi yapmıyor olmalı o sebepten leş gibi yerler ve elimdeki çöpü taşımak zorunda kalıyorum diye geri bile dönmedim tekrar.ocak ayında fabrika mağazasından alıp 1 defa giydiğim takım elbisenin ağ kısmında çıkan sorun nedeniyle geri götürdüğümde kabul edilmemeside cabası. satılan malın defolu olduğundan bi haberiz alırken. satarkende söylenmiyor. yoksa deve yüküyle para verip bilerek defolu mal alan bir mal tanımıyorum. harbiden artık yazarken düşünmüyorum hocam. sikimde bile değil yazarken rahatlıyorum ama farkettim. rüzgarın estiği yöne bırakıyorum kendimi uçurtma misali. rahatlıyorum yazarken..dua gibi lan..

K.B.S.P.

Sevmiyorum kendimden bahsetmeyi. Çok konuşmayı da sevmiyorum, dinlemek güzeldir bana göre. Dinlemeye bayılırım çünkü dinleyen adama her şeyi anlatırlar. Herhalde bulunduğumuz devirde herkesin söyleyeceği bir şey olmasından dolayı dinleyen pek yok. Sevmiyorum dedim ya konuşmayı.

Çok konuşan insan hakkında atalarımızda birçok söz söylemiş zaten. Boş tenekeden çok ses çıkar falan gibi o doğrultuda sözler. Doğru söylemişler bence tamamen katılıyorum. Kafa dinlemeyi seviyorum ben konuşurken yorulan bir bünyeyim.

Sürekli yeni konular hakkında konuşan, saçma sapan geyikler yapıp muhabbet çeviren tipleri sevmiyorum. Ama gizliden gizliye de bir hayranlık besliyorum. Pek beceremiyorum çünkü sürekli konuşmasını. Az ama öz koyanlardanım çocuğu. Öylede olmalı bence, ağır bir hava veriyor zaten karizma katıyor, yararı bile var.

Cümleleri toparlayıp anlaşılır olmak gibi bir derdimde yok. Sevmiyorum zaten kendimden bahsetmeyi de, dedim ya. Dağınık bir şekilde yazmayı seviyorum. Az konuşup anlaşılabilir olmamayı seviyorum. o yüzden herkesin sırlarını biliyorum, ortalıkta dönen bin bir dalavereden haberim var.

Hayır anlaşılabilir olmamakla ilgili değil, yukarıda demiştim ya hani herkes sürekli dinleyip ufak yorumlar yaptığımdan dolayı hep bana bir şeyler anlatıyor. Beni şaşırtıyorlar her defasında, hiç beklemediğim insanlardan beklemediğim şeyler duyuyorum. Çok şey öğrendim bu sayede.

Çok konuşan değil çok dinleyen bilir diyorum bende. Basit konuşmasını seviyorum basit cümleler kurmayı. Cafcaflı kelimelerle süsleyen biri değilim, kendimi iyi pazarlayamam bu sebepten. Ama açık sözlü oluşum sebebiylede kapatıyorum aslında bu açığı.

Sevmiyorum dedim ya kendimden bahsetmeyi. Blog girişinde adımı, mesleğimi, akşam ne yediğimi, gece rüyalarımı ve tuvalet kağıdı markamı yani bana dair hiçbir bilgiyi basına sızdırmamayı seçen biriyim. Pek bahsetmeyi kendimden sevmem.

Muhabbetin tıkandığı yerde illa ki konuşmak gerekir diyen biri değilim. Barda oturup hiç konuşmadan biriyle saatlerce içebilirim. Seviyorum. konuşma zorunluluğuyla faydasız geyikten zerre haz etmeyen bünyeyim evet. Tabii ki boş geyik yapmıyor değilim ama boş geyiğinde bir sınır noktası var içimde. Seviyorum dağınık yazmayı. Düşünmeden aklıma geldiği gibi.

Daha çok bir dua gibi bu. Allah’a dua ederkende çok uzatmam kısa keserim. Çünkü istediklerim şeyi dile getirmesem de dua yerine geçtiğini bilen biriyim. O yüzden en çok istediğim şeyi dua ederken söylerim. Ufak tefek olan isteklerimi yolda yürürken aklımdan geçirdiğimde bile dua yerine geçtiğini bilirim.

Dinlemeyi seviyorum, karşındaki kendinden bahsetsin bir şeyler anlatsın. Sonra muhabbeti yönlendirmeyi severim. Daha çok tren yolundaki makaslar gibiyim. Düz yolda giden tren gibi sürekli konuşan biri değil daha çok sadece yeri ve zamanı geldiğinde söz söyleyip trene yön veren biriyim. Bahsetmeyi pek kendimden sevmem.

Sevdiği konu hakkında saatlerce yazabilen, ama söze dökmeyi sevmeyen biriyim. Belkide ucuzlayacağını düşünüyorumdur bilinç altımda. Ya da kelimeleri yeteri kadar iyi kullanamadığımdan yaşatırım içimde düşüncelerimi. Dağınık düşünür, dağınık yazarım.

Dinleyip öğrenmeyi severim, evde tartışma olduğunda gülerek dinlemeyi severim. Tepkileri ve anlatılanları takip etmeyi severim. Soruları ve cevapları izleyerek öğrenmeyi severim. Sıra bana geldiğinde noktayı koymayı severim. Yinede sevmem bahsetmeyi kendimden pek.

Konuşmadan anlaşabilmenin ya da..

Birlikte olduğum kişiyle aynı ortamda sessiz kalabilmenin aşığıyım ben.