WILLY LE TAXI

Exils'teyim. Cezayir'e doğru yürüyoruz. Kulağımda müzik çalarım var, willy le taxi çalıyor, uzun süredir. Listede sadece o var belkide bilmiyorum. Garip bir etkisi var. Transa sokmuş beni. Yanımda adamım var. Romain duris. Seviyorum bu adamı. Willy Le Taxi'yi söylüyoruz yürürken. Bağırarak. Sesim çölün öteki tarafından duyuluyor eminim. Akşamında nerede konaklayacağım ya da ne yiyeceğimin düşüncesi içerisinde olmadan. Güneşin altındayız. Ayaklarımızda çizmelerimiz var romain. Çok süper oğlum, Gay değilim ama sana sarılıp öpmek istiyorum yanaklarından. Nasıl olduğunu bilmediğim bir biçimde seviyorum bu dünyayı. Cezayire yürümek güzel. Willy Le Taxi çalıyor...

Birazdan havalimanına gideceğim. Fransızın biri iniyor. Talimhanede bir otele bırakacağım. herhalde gece 2 den evvel bitmez.

Artık şikayet etmiyorum...

Willy Le Taxi

"Allahhh Allahhhh Alllaaahhhh..... !!!!!!!"

YEMEK KÜLTÜRÜ

yemek kültürü hafife alınmayacak birşey. sürekli televizyonlarda dergilerde ya da bilimum basın yayında görmüşlüğümüz var bu iki kelimeyi. ben genelde mideme çok düşkün olmadığımdan he deyip geçerim hala bu hadiseye. ama cidden önemli.

kendi ülkemin yemek kültürüyle ne kadar gurur duysam az. adam gibi yemeklerimiz var oturup yiyince doyuyoruz dana gibi. maşşallah. yapan güzel yapınca sofradan kalkası gelmiyor insanın. yapamayan içinde bir o kadar eziyet yemek.


bilmiyorum damak tadı bizim kadar leziz ülkeler varmı. yemek kültürü bu kadar gelişmiş olan. pek bilmiyorum evet ama çok iğrençleri yok değil. köpek yiyeninden, inek cenini yiyenine, hamam böceğini fındık misali götürene kadar. yazarken bile iğrendim anasını satiim.sümüklü böcek lezzetli diyorlar ama denemedim, denememde.

işimden ötttrü birçok otelde konakladım. açık büfelerde türk yemeklerine hayran olan milyonlarca turist gördüm. insan ağzının tadını bilince türkiyeye geldiğinde yaşadığına bir kez daha şükrediyor. bu kadar güzel yemekler, zeytinyağlısından tut bilmem nesine kadar. allahım allahımmm..

kendimden örnek vereceğim yine. liseden sonra taksimde salaş bi japon cafede çalıştım dil öğrenmek için. yemeklerini, kültürlerini tanıdım orada. ve bir kez daha türk olduğuma şükrettim genelin aksine. adamlar çiğ balığı pilavın üzerine sarıp yiyorlar. harbiden çiğ balık çünkü ne ısıtılıyor ne pişiriliyor. tuza yatırdığın çiğ balığı pilavla yemek kadar iğrenç birşey yok. miso diye bir çorbaları var. yosunlu falan, macun gibi. bunu alıp plastik kaseye koyuyorsun biraz sıcak su ekleyip eziyorsun suyun içine karıştırıyorsun. sonra ağzına kadar sıcak suyu doldurup yeşil soğan taneleriyle servis ediyorsun. bildiğin çamur, içinde yosunlar yüzüyor falan kokuyor, anammmm.

bir iki lezzetli yemeği var tabii yalan yok ama genelki iğrenç ve doyurmaktan aciz. o yemeklerden 10-15 servis yiceksinki anca doyasın. eziyet bildiğin.

tabii bizde çalışan olarak yemek yiyoruz orada. ne yiyoruz. türk yemeği tabii ki. şef türktü allahtan bize pilav makarna fasulye falan filan yapıyorduda doyuyorduk. ekmek yoktu yemin ederim cafede. hiçbir japon yemeğinin yanında ekmek yenmiyor diye alınmıyordu. ulan ekmeksiz doyarmı bi bünye yahu. neden japonların sik kafalı ve o boyutta boyları olduklarını anladım. yemek önemli.

halbuki bizde öylemi. aldın hatunu git bir ocakbaşına. al rakıyıda yanına alllahhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh.

usta sana sıradan versin, kebaptı, köfteydi, böbrekti anammm. yeminle tüm japonyayı doyurur. verdiğin paraya acımıyorsun vallahi. türk kültürü türk yemeği gibisi yok. yabancılar zaten hayranlar bilmeyen yok. ben anlamıyorum bu memlekette entel olacağım kaygısıyla vejeteryan takılan 3.sınıf entellere. yiyn lan yiyinn. millet aç kalıyor yaban ellerde vallahi.

ŞİŞE ÇEVİRMECE

para dayanmıyor hocam hiçbirşeye. kazandığımın su gibi gitmesinemi yanayım, yoksa o kadar çalıştıktan sonra kazanılan paranın miktarınamı yanayım bilemiyorum.çok moralim bozuk. geçenlerde cihangir civarından aldığım laptopumu, üst kata evi taşırken birşekilde sarsmış olmalıyım ki en fazla 5 defa açıp kullandığım laptopun monitörü arızalanmış. dün akşam işten erkenden çıkıp onu götürüverdiydim servise. birde servisten "bunu garanti kapsamında yapamıyoruz" derlerse hepten sikertirim dünyayı. ulan hayatın şişeyi her çevirdiğinde ucu bana gelmesi acı veriyordu ama bunu alışkanlık edinmesinede hiç gerek yoktu. ondan da ziyade bu alışkanlığın sonucunda şişenin ucunun girmesi acı veriyor aslında. hali hazırda var olan dertlerin üzerine üzerine eklenince gönül bir hoş oluyor. içmeden sarhoş oluyor insan. paranın saadet getirmediği yalanını söyleyen lavuğu elimin tersiyle defalarca tokatlamak istiyor gönül. uzak diyarlara gidip robinson cruise tarzı hayat yaşamak istiyor, ama göt yemiyor.yaşamak için çalışmaktan çok, çalışmak için yaşadığı gerçeğinin farkına varınca üzülüyor gönül. gerçeklerin amına koyim zaten ne fayda verdi ki diyor. duyuyorum...önceden şikayet eder, tonla yazı yazardım. hatta kısa keserdim ama artık bundanda bir zevk almıyor sanıyorum beden. geçende iett ye bir mail attım duraklarda neden çöp kutusu yok diye. güvenlik nedeniyle koymuyoruz ama her durakta bir temizlik görevlisi var dediler. hayır yok olanlarda işini adam gibi yapmıyor olmalı o sebepten leş gibi yerler ve elimdeki çöpü taşımak zorunda kalıyorum diye geri bile dönmedim tekrar.ocak ayında fabrika mağazasından alıp 1 defa giydiğim takım elbisenin ağ kısmında çıkan sorun nedeniyle geri götürdüğümde kabul edilmemeside cabası. satılan malın defolu olduğundan bi haberiz alırken. satarkende söylenmiyor. yoksa deve yüküyle para verip bilerek defolu mal alan bir mal tanımıyorum. harbiden artık yazarken düşünmüyorum hocam. sikimde bile değil yazarken rahatlıyorum ama farkettim. rüzgarın estiği yöne bırakıyorum kendimi uçurtma misali. rahatlıyorum yazarken..dua gibi lan..

K.B.S.P.

Sevmiyorum kendimden bahsetmeyi. Çok konuşmayı da sevmiyorum, dinlemek güzeldir bana göre. Dinlemeye bayılırım çünkü dinleyen adama her şeyi anlatırlar. Herhalde bulunduğumuz devirde herkesin söyleyeceği bir şey olmasından dolayı dinleyen pek yok. Sevmiyorum dedim ya konuşmayı.

Çok konuşan insan hakkında atalarımızda birçok söz söylemiş zaten. Boş tenekeden çok ses çıkar falan gibi o doğrultuda sözler. Doğru söylemişler bence tamamen katılıyorum. Kafa dinlemeyi seviyorum ben konuşurken yorulan bir bünyeyim.

Sürekli yeni konular hakkında konuşan, saçma sapan geyikler yapıp muhabbet çeviren tipleri sevmiyorum. Ama gizliden gizliye de bir hayranlık besliyorum. Pek beceremiyorum çünkü sürekli konuşmasını. Az ama öz koyanlardanım çocuğu. Öylede olmalı bence, ağır bir hava veriyor zaten karizma katıyor, yararı bile var.

Cümleleri toparlayıp anlaşılır olmak gibi bir derdimde yok. Sevmiyorum zaten kendimden bahsetmeyi de, dedim ya. Dağınık bir şekilde yazmayı seviyorum. Az konuşup anlaşılabilir olmamayı seviyorum. o yüzden herkesin sırlarını biliyorum, ortalıkta dönen bin bir dalavereden haberim var.

Hayır anlaşılabilir olmamakla ilgili değil, yukarıda demiştim ya hani herkes sürekli dinleyip ufak yorumlar yaptığımdan dolayı hep bana bir şeyler anlatıyor. Beni şaşırtıyorlar her defasında, hiç beklemediğim insanlardan beklemediğim şeyler duyuyorum. Çok şey öğrendim bu sayede.

Çok konuşan değil çok dinleyen bilir diyorum bende. Basit konuşmasını seviyorum basit cümleler kurmayı. Cafcaflı kelimelerle süsleyen biri değilim, kendimi iyi pazarlayamam bu sebepten. Ama açık sözlü oluşum sebebiylede kapatıyorum aslında bu açığı.

Sevmiyorum dedim ya kendimden bahsetmeyi. Blog girişinde adımı, mesleğimi, akşam ne yediğimi, gece rüyalarımı ve tuvalet kağıdı markamı yani bana dair hiçbir bilgiyi basına sızdırmamayı seçen biriyim. Pek bahsetmeyi kendimden sevmem.

Muhabbetin tıkandığı yerde illa ki konuşmak gerekir diyen biri değilim. Barda oturup hiç konuşmadan biriyle saatlerce içebilirim. Seviyorum. konuşma zorunluluğuyla faydasız geyikten zerre haz etmeyen bünyeyim evet. Tabii ki boş geyik yapmıyor değilim ama boş geyiğinde bir sınır noktası var içimde. Seviyorum dağınık yazmayı. Düşünmeden aklıma geldiği gibi.

Daha çok bir dua gibi bu. Allah’a dua ederkende çok uzatmam kısa keserim. Çünkü istediklerim şeyi dile getirmesem de dua yerine geçtiğini bilen biriyim. O yüzden en çok istediğim şeyi dua ederken söylerim. Ufak tefek olan isteklerimi yolda yürürken aklımdan geçirdiğimde bile dua yerine geçtiğini bilirim.

Dinlemeyi seviyorum, karşındaki kendinden bahsetsin bir şeyler anlatsın. Sonra muhabbeti yönlendirmeyi severim. Daha çok tren yolundaki makaslar gibiyim. Düz yolda giden tren gibi sürekli konuşan biri değil daha çok sadece yeri ve zamanı geldiğinde söz söyleyip trene yön veren biriyim. Bahsetmeyi pek kendimden sevmem.

Sevdiği konu hakkında saatlerce yazabilen, ama söze dökmeyi sevmeyen biriyim. Belkide ucuzlayacağını düşünüyorumdur bilinç altımda. Ya da kelimeleri yeteri kadar iyi kullanamadığımdan yaşatırım içimde düşüncelerimi. Dağınık düşünür, dağınık yazarım.

Dinleyip öğrenmeyi severim, evde tartışma olduğunda gülerek dinlemeyi severim. Tepkileri ve anlatılanları takip etmeyi severim. Soruları ve cevapları izleyerek öğrenmeyi severim. Sıra bana geldiğinde noktayı koymayı severim. Yinede sevmem bahsetmeyi kendimden pek.

Konuşmadan anlaşabilmenin ya da..

Birlikte olduğum kişiyle aynı ortamda sessiz kalabilmenin aşığıyım ben.

ÇOĞALMAK İÇGÜDÜSÜ İÇİMDE

Bir gün öncesinden ağır üşütme sonucunda yatağında çıkamamış bir bünye idim ertesi gününde saat 23:30 u gösterdiğinde, ofisinde, yalnız başına çalışmaya mahkum olan. çalışmanın vermiş olduğu bitkinlik mi yoksa gençliğin hep aynı patika yolda gidip gelerek geçirilmesi miydi aslında beni yoran bilmiyorum ama hayatın bana kıçını tamamıyla döndüğünün kanıtı olmalıydı halim.

Biraz önce kendini çılgın dürümcü diye tabir eden adamın tükkanından sipariş ettiğim dürümün acısının bol olmasına mı yansaydım yoksa içinden süzülen baharatlı suyun önümdeki sabahtan imzalanmış izin kağıdıma akmasına mı cidden bilemiyorum, belki de bilmekte istemiyorum. Çünkü bilmek bile artık eski tadı vermiyor bana.

Belki de hepsi tamamen bir tesadüf olmalı diye düşünüyorum. Hayatın anlamsız bir şaka olduğuna inanmak ve hayatı hep bu klişeleşmiş laflarla tabir etmek hani. Yoksa bu şaka içinde bir kolu uzun bir kolu kısa elbiseler gibi kesilip biçilmiş, uygunsuz rolümü oynayıp sonra terk mi etmeliyim üçüncü sınıf figüran tadında sahneyi.

Akşamın ilerleyen saatlerinde dışarıda yağan yağmuru seyretmek için doğrulduğumda fark etmişim sandalyede ne kadar uzun süre vakit geçirdiğimi. Yaptığımın modern bir kölelik olduğu düşüncesi vardı sadece kafamda. Ne kadar para alsam ya da ne kadar ele güne avuç açmasam da yinede modern bir kölelikti bu yaşadığım, ve bir çoklarımızın yaşadığı. Birkaç belirgin fark dışında eskiden yatacak bir ahır karşılığında karın tokluğuna hergün aynı saatlerde çalıştırılan köleler yerine, iyi giyimliymiş hissi verilen, yatacak yer ve yemeği bile düşünmemek için belirli bir maaş karşılığında çalıştırılan, ama asılda aynı sıfatı taşıyan bünyelerdik bana kalırsa.

Yağan yağmurla daha da belirginleşen sokak lambasının yere vuran ışığı üzerinde diğerinin üzerine çıkmak için binbir gayret sarfeden kediyi görmek bile yüzümde tebessüm oluşturmuyordu. Aksine adı depresyon olan dayım’ı hatırlatıyor gibiydi sanki bana. Ya da ben öyle sanıyordum sadece. Islanmayı umursamadan tek görevi imha etmek olan bu kedi kadar bile istek kalmamıştı gayret etmek için bazı şeylere.

Belki de karamsarlığı kendime kişilik olarak benimsemiş olmamdı zamanla beni bu hale getiren. fakat bunu bünyeme zorla benimseten ve dayatan hayata karşı, parasını almış ve başına gelecek olanlardan haberdar ama yinede eyvallah çeken fahişeler gibiydim. ona rağmen ben ondan istediğimi almış olmamama rağmen o beni dilediğince becerebiliyordu, buydu can sıkan belki de.

Yinede hayatı yalın birde yaşamayı ve geçip gitmeyi istiyorum çok karmaşık bir hale getirmeden. Zira ne ilkokuldayken kesirleri ne de lisedeyken trigonometriyi geçebilmiş bir bünye değilim.

şansımın dönüpte taşaklarımın katkılarıyla oluşacak soyadımın devamı hissi sakinleştiriyor beni her defasında.

Yayılmak ve çoğalmak isteği tek gerçek içimde.

Maymundan değilde kediden geldiğimiz üzerine bir araştırma yapılmalı bence.

VASATİ 40 ÇÖP ÖMRÜM

hayat içinde bireyler arasındaki hiyerarşiyi 3'e ayırdım metrobüsün camına kafamı dayamış dışarıyı seyrederken. garip ama insan bu ve bunun gibi "boş" diye tabir edebileceğim anlarda idrak edebiliyor bazı şeyleri. çünkü bu boş anlarda ancak oturup düşünüyoruz sanıyorum.

tuvalette insanın aklının daha fazla çalışması gibi yani. aslında insanın aklı her daim aynı hızda ya da beynin çalışmasını ifade eden birimi varsa onda çalışıyor bana kalırsa. sadece oturup düşünebildiği zamanlardan biri olduğundan faydalı olan bir yer bana kalırsa tuvalet. yoksa bok kokusunun zihni açtığı yönünde herhangi bir tesbit söz konusu değil. en azından olmasa gerek, neyse..

metrobüsün kapısı kapanırken bağyanın birinin çantasını sıkıştırmıştı sanıyorum. bağırarak şoforun kapıyı tekrar açmasını istiyordu, çantam çantam diyerek. bu boş andan faydalanarak beyin jimnastiği yapıyordum bende, bu anda ayırmaya başladım kafamda bu hiyerarşiyi en kaba haliyle. şanslı doğanlarımız vardı hayatta, ya da şansı yaver gidenler. veyahut bir şekilde şansını döndürebilenler...

bunlar parayı bulmuş, hali vakti yerinde güzel bir evi, arabası ve hatunu olan bünyelerdi. evine bmw, passat ya da bilmem ne marka arabasıyla gidebilenler yani. metrobüsün camından bakarken akılda "acaba bu adam ne iş yapıyor olabilir" diye hakkında binbir tane soru işareti bırakan bünyeler bunlar. ve kendimce ayırdığım hiyerarşinin en tepesindeler. çok bahsetmeyeceğim hiçbirinden..

bir diğeri benim gibi orta halli olanlar. ne uzayıp ne kısalmış, arada kalanlar yani. bunlar bildiğiniz üzre dededen kalma tarlayı satıp istanbulda ev alabilenler ya da kirada oturan gruptalar. tabii bunların arasında da bir hiyerarşi var ama söylediğim gibi bahsetmeyeceğim. kendi hiyerarşim bu. herkesin ki kendine. bunlarda ya metrobüsle ya da yürüyerek ya da otobüsle birşekilde yolunu bulabilen kısım.

birde şanssız olan kısım vardı. metrobüsten inip karşıya geçmek için kullandığım üst geçitte yağmurun altında ıslanmış, elini açıp önündeki "çok açım" yazısı önünde uyuyakalanlardı. hoş belki içlerinde paranın amına komuş olanlarda vardı ama yinede buda hayatın bir gerçeğiydi. gerçekten muhtaç olan kısım burda bahsettiğim. dededen ya da babadan birşeyi kalmayan, çünkü onlarda da olmayan, varsa da hayattan sille yiyerek kaybeden. baba ya da dedesini bile bilmeyen kısım. gidecek işi veya yeri bile olmayan belkide yatacak.. kimbilir..

yine de en kaba haliyle ayırdığım bu hayatta kötününde kötüsü olduğu gerçeğini bir an bile unutmamak gerektiğini anlıyorum eve yürürken. hayat her aşamada, hangi nokta da, hiyerarşinin hangi katında olursak olalım yinede zor geliyor nasılsa insanoğluna. bunu anlıyorum. kızıyorum..



ebenin amı ali sami...

EVRIM TEORISI

hayatın her evresi heyecan ve dehşet verici. küçükken yapılan salaklıklar, gençken yapılan dangalaklıklar ve yaşlanırken hala kabul edilemeyen hatalarla bir bütün yaşam. küçüklükte oyun dönemlerimiz vardı mesela. her şeyin bir zamanı vardı. kart zamanı, misket zamanı, uçurtma zamanı.bu zamanların mahalleye nasıl geldiği ve kim tarafından başlatıldığı bir muamma ama herkesin bu zamana ayak uydurduğu da bir o kadar gerçek. zira misket zamanı geldiğinde herkes kırtasiyeden ya da bakkaldan sözleşmiş gibi misket satın alır, bıkana kadar oynardı. misket için birbirini dövenler, evde anneden babadan sopa yemeler tonla.

kart zamanları olurdu yine. değişik tipte futbolcu kartları varı bakkallarda, içinden sakız ve bilimum saçmalıklar çıkanlardan. hepsini alıp sonra numaralarına göre oynamak vardı. iki kişi karşılıklı bir sokak kaldırımına oturur, kartları en sağdaki harfine göre sırayla atarlardı. mesela futbolcunun üzerindeki kart 32 ise bir sonraki sayı 02-12-22-32 ... ise o kart onu alır değilse devam edilirdi. çok ağlamışımdır elimdekileri kepmelerin sonucunda. tabii.. yenmek yoktu o oyunlarda kep’me vardı. elinde bi tonla kart gördüğümüzde kimden keptin lan bunları derdik.

defter kağıtlarını ufak parçalarlarla para boyutunda kesip köşesini yalayarak sivri ok yapma vardı. uçucu sivriltip borunun içine koyar daha sonra boruyu üfleyerek birbirimize fırlattığımız şeyler. cani piçlerde yok değildi içimizde. o sivrilttiği kağıt koninin ucuna iğne sokup fırlatan ibnelerde vardı tabi. şimdinin kurtlar vadisi izlemiş modelleriydi o zamanın.
adını bile koyamadığımız bu salak saçma şeyler şu an ne yazık ki yerini play station salonlarına ya da bilimum teknolojiye yenik düşmüş durumda. sikimde de değil.. çok fazla özlemiyorum o oyunları. ama bize saflık katan ve hayata dair alacağımız en büyük zevki tattıran bu oyunların şu anki piçlerin yaşayamaması zevk veriyor bana.

üzülmüyorum lan niye üzüleyim. onlar bize özel oyunlardı çünkü. hayatımda o oyunları oynarken eğlendiğim kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. misketin birbirine vurmasında dünyanın en güzel kadınıyla yaşanılan orgazmdan daha fazla zevk alıyordum çünkü. yaşamasın istiyorum şu an ki jenerasyon bunları. görüyorum şimdi çoğu ikili iletişimde zerre kadar anlamıyorlar, hepsi mal. bilgisayar başında beyin sikmekten başka işe yaramayan oyunları oynayarak geçiyor zamanları. yaratıcılıktan zerre anlamıyorlar, bi haberler her şeyden ve tüm zevklerden. ne bileyim..

sanıldığının aksine dünya üzerinde zevk aldığınız küçük zevkler birikerek size daha fazla haz veriyor yaşamdan... 2 defa adriana lima ile sevişeceğime 200 defa aysel gürel’le sevişirim hocam..


evet abarttım o kadar da değil..



TUKETICIYIZ, TUKETICILER

türk milleti olarak tüketmekte bir numarayız hocam. zaten bilinmedik ya da daha önce farkına varmadığımız bir tespit değil bu aslında. ama bu kadar körü körüne sömürüşün, hunharca, hayvanca tüketiminde eşi benzeri görülmemiş olsa gerek.

bu olayın bir sınırı var mıdır bilinmez ama bu şekilde devam edersek sanıyorum elimizde sikimizden başka kullanacak bir şeyimiz kalmayacak millet olarak.

hepimizin birer ıssız adam olduğu aşikâr. elemanın biri bir film yapar, tüm türk halkı onu izler, izler, izler sonunda kaçınılmaz olan –aa lan bu benim yahu hastalığına yakalanır. tüm kızlar, anneler, babalar izler. olumlu, olumsuz, gerekli, gereksiz, faydalı, faydasız yorumlar yapar, içinde bulunduğu bedenden faydalanan bir parazit gibi ölene, öldürene kadar çeşitli şekillerde kullanır modası geçince de atar. bir olayı tadında bırakmak yoktur bizde. öldürene kadar sikmek diye bir deyim vardır erkekler arasında, cuk diye oturuyor işte bu olaya.

ya da elemanın biri bir şarkı yapar, hayaaaaat beni neden yoruyosuuuuuun der. ertesi gün, hafta ve aylarda tüm kişisel iletilerde yerini alır. dinleyeni, dinlemeyeni, seveni, sevmeyeniyle herkes tüketir bunu, eyvallah.

işin burası beni ilgilendirmiyor aslında hayat istediğini yorsun istediğini sevsin, beni zaten gerektiği gibi beceriyor. ama tiksinç olan tarafı bu tüketimi yaptıktan sonra bireylerin sonraki dönemlerinde bunlardan aldıkları bıkkınlık. onların bu kullanıp attıktan sonra ki bıkkınlıkları beni son derece rahatsız ediyor. kıtlıktan çıkmış köpekler gibi hepsi tıpkı. amına koyim hepsinin lan. ibneler..

hepinizi mi yoruyor ulan bu hayat diyip tokatlamak istiyorum hepsini. bu nasıl kolpa bir tesadüftür ve sikindirik bir isyandır bu hayata. hepinizin aynı anda amına koyim be kardeşim. nefret ettiriyorsunuz beni hayattan. hepinizi lost muhabbeti yapması, ıssız adam veya serdar ortaç geyikleriyle kafa sikmesinden bunaldım. iletilerinizde ıssız adam replikleri görmekten, hepinizin ayağında converse görmektende tiksiniyorum.

üretimden ya da vizyondan siklemiyor olsamda birbirinizi taklit etmenizden nefret ediyorum. iş bu sebepten heykeltraşta, resimde, balede ya da bilimum yaratıcılık gerektiren işlerde sıfırın altındayız. düşünmekten, üretmekten uzak bir insanın tam olarak neden vücuda geldiğini merak etmekle beraber bu zihniyetinde ta amına koyım der yazımı burada noktalarım..



hayat beni neden yoruyosun lann !!

ATIN INTIKAMI

eski blog sahifemin, kişisel salaklığımın kurbanı olması ve ulaşılamaz konuma gelmesinden dolayı yazıp yazmama konusunda uzun süreli tereddütler yaşadım. şu an bile bu cümleleri yazarken acaba eskisi gibi kitleleri peşimden sürükleyen, mecmualarda, haberlerde boy gösteren tipte yazılar yazabilecek miyim diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

sıfırdan başlamak zordur sanıyordum ama asıl zor olan sıfıra indikten sonra tekrar başlamakmış. esnaflık yapıp batsaydım kafama kurşunu sıkardım herhalde...